<_script /><_script />

« Önceki | Sonraki »

26/5/2009

Taze süt diye süt tozu içiyoruz!

Cengizhan Yorulmaz’dan, Dünya Süt Günü’nde ürkütücü açıklamalar:

“TAZE SÜT DİYE SÜT TOZU İÇİYORUZ”

Ankara Damızlık Süt Sığırı Yetiştirici Birliği Başkanı Cengizhan Yorulmaz, raflardaki sütün yüzde 80’inde süt tozu kullanıldığını söyledi. Yorulmaz’a göre, uzun ömürlü sütler, yoğurtlar, peynir ve dondurmaların çoğu süt tozundan yapılıyor.

“Türkiye’ye ‘mama’ adı altında binlerce ton süt tozu giriyor”

“Süt, bizden alınanın üç katına tüketiciye satılıyor. Bizdeki fiyat düşerken raftaki fiyat artıyor.”

“2008’den bu yana 250 binden fazla damızlık süt sığırı kesildi. Üretici, Dünya Süt Günü’nde süt hayvanlarını kestiriyor.”

Ankara Damızlık Süt Sığırı Yetiştirici Birliği Başkanı Cengizhan Yorulmaz, Dünya Süt Günü’nde herkesi ürpertecek açıklamalar yaptı. Yorulmaz, “Türkiye’ye ‘mama’ adı altında binlerce ton süt tozu giriyor. Çocuklarımıza taze süt diye süt tozu içiriyoruz. Raflardaki sütün yüzde 80’inde süt tozu kullanılıyor. Uzun ömürlü sütler, yoğurtlar, peynir ve dondurmaların çoğu süt tozundan yapılıyor” dedi.

Türkiye’ye giren kaçak süt tozu yüzünden süt fiyatlarının düşmesinden dolayı üreticinin ciddi sıkıntı içinde olduğunu, üretici fiyatları düşerken raftaki süt fiyatlarının arttığını ve 2008’den bu yana 250 bin süt sığırının kesildiğini belirten Yorulmaz, Emin Pazarcı’nın sorularına şu cevapları verdi:

Soru: 21 Mayıs Dünya Süt Günü. Siz de bu sütü üreten kesimin temsilcilerisiniz. 21 Mayıs tarihi sizin için ne ifade ediyor?

Yorulmaz: 21 Mayıs bizim için şu anda sıradan bir gün gibi. Pek bir anlam ifade etmiyor. Aslında Dünya Süt Günü’nde Damızlık Birliği olarak etkinlikler, kutlamalar yapardık. Ancak şu anda kimsede ne şevk ve heves kaldı. Herkes bir bunalımın içinde, karamsarlığın içinde. Üreticilerin kafasında üretip üretmemekte soru işaretleri oluşmaya başladı. Bu yıl Dünya Süt günü bizim için kara bir gün olarak tarihe geçecek.

Soru: Niçin kara gün?

Yorulmaz: Süt üretiminde 2007’nin sonu ile 2008’in başında bir kriz başlamıştı. Ekonomik krizden bir sene önce biz o krizi yaşamaya başladık. Bizdeki krizin kaynağı dünyadaki süt tozlarında çıkan melamin maddesiydi. Özellikle Çin’de Avrupa Birliği’nden alınan süt tozu tüketimi durduruldu, melamin çıkmasından dolayı. Durum bu olunca AB ülkelerinde üretim fazlası olan süt tozları çok ucuz fiyatlardan, el altından, resmi veya gayri resmi yıllardan Türkiye’ye girdi.

Soru: Nerede kullanılıyor bu süt tozları? Bizim içtiğimiz sütlerde de var mı?

Yorulmaz: Raftaki sütün yüzde 80’inde kullanılıyor. Daha çok da süt ürünlerinde kullanılıyor.

Soru: Aldığımız günlük sütlerde de süt tozu var mı?

Yorulmaz: Günlük sütlerde yoktur, ama uzun ömürlü sütlerde, yoğurtlarda, dondurmalarda, peynirlerde süt tozu kullanılıyor. Paket sütlerde olabiliyor ve kullanılıyor.

Soru: Süt tozları Türkiye’ye girdikten sonra nasıl bir tablo ortaya çıktı?

Yorulmaz: Süt tozunun giriş tarihi bizim süt üretimi ile ilgili olarak önemli bir tarihti. Yılın ilk çeyreği, ilk altı ayı bizim süt üretiminin fazla olduğu bir dönem. Türkiye’de mevsimsel olarak doğal artışın olduğu bir döneme denk geldi. O dönemde hem süt üretimi fazlaydı, hem dışarıdan çok ucuza süt tozu geldi. Bu da firmaların almış oldukları süt fiyatlarını çok ciddi anlamda düşürmelerine sebep oldu. Üreticiye bu durum fiyatların düşmesi şeklinde yansıdı.

Soru: Siz şu anda sütü hangi fiyattan veriyorsunuz?

Yorulmaz: Şu anda 2003-2004’teki fiyatlardan süt veriyoruz. Yani, üreticinin sattığı sütün fiyatı 45 ile 55 kuruş arasında.

Soru: Bu sütün fiyatı rafta ne kadar?

Yorulmaz: Rafta en ucuz olanı bizim sattığımızın üç katından tüketiciye sunuluyor.

Soru: Peki normal mi bu durum?

Yorulmaz: Tabi ki normal değil. Biz hep bunu ifade ettik. Süt üreticisinin içine girdiği durum, bizdeki sistemden de kaynaklanıyor. Keşke bizden süt ucuz fiyata alındığında tüketiciye ucuz sunulmuş olsa, en azından tüketim artardı. İnsanlar daha çok süt ve süt ürünü tüketir ve daha sağlıklı bir nesil oluşurdu. O da yok. Hatta biz şuna da dikkat çektik. O dönemde bizden alınan süt fiyatları düşerken, raftaki fiyatlar artmaya devam etti. Yani tüketici boyutunda fiyatlar da artmaya devam etti.

Soru: Neden böyle oldu? Türkiye’deki sistemdeki problem ne? Üreticinin gerektiği gibi teşkilatlanmaması ya da sesini duyuramaması mı sıkıntı?

Yorulmaz: Türkiye’de üreticiler adına teşkilatlanma bayağı oturmaya başladı. Eskisi gibi değil. Teşkilatlanma var, ama sonuçta Türkiye’deki teşkilatlanma güçlü bir örgüt değil. Ayrıca, Türkiye’deki yasalar hayvansal gıda üretimini korumuyor. Mesela süte biz stratejik ürün diyoruz, ama korunmuyor. Onun üreticisine yeterli koruma yapılmıyor. Niye AB’de süt tozu ucuza veriliyor? Çünkü onu devlet finanse ediyor. Aradaki makas kapatılıyor. Fazla da olsa üretilmeye devam ediliyor, üretilen süt dolaylı olarak da olsa devlet tarafından desteklenerek dış pazarlara satılıyor. İçerideki üretici korunuyor. Bizde tam tersi, bizde üreticiyi korumaya yönelik hiçbir tedbir alınmıyor. Son zamanlarda yaptığımız baskılarla Tarım Bakanlığı bu yıl süt fazlasının toplanması, işlenerek süt tozuna dönüştürülmesi için karar da aldı. Bu bizim 10 yıldır bağırdığımız bir şeydi. Geç kalınmış bir karardı. Neredeyse yılın yarısını geçtik, sütün doğal artışının olduğu dönemde müdahale alımı olmadı. Yine de bu kararın alınmış olması bizi sevindirdi. İnşallah seneye uygulanır.

Soru: Türkiye’de hemen her kesimde benzeri şikayetler var. İşte “Batıyoruz, büyük sıkıntı içindeyiz, bittik” gibi sözler söylenir. Siz de sıkıntıda olduğunuzu söylüyorsunuz. Ancak, üretici de kazanıyor ki bu işi yapıyor…

Yorulmaz: Yok öyle değil. Ben de zamanında sizin gibi söylerdim. Üretici geldiğinde her seferinde dert yanardı. Eskiden tarımsal üretimde kar marjı çok yüksekti. Ancak şu anda öyle değil. Şu anda bilimsel olarak daha doğru üretilerek kazanılmaya çalışılıyor. O serzeniş her zaman vardı, ama 2008’den bu tarafa durum çok farklı. Gerçekten üretici çok zor durumda.

Soru: Eğer gerçekten kazanamıyorsa neden bu işi yapmaya devam ediyor?

Yorulmaz: Şimdi bir yatırım yapmışsınız. Örneğin bir işletme kurmuşsunuz. Bir işletmenin kuruluşu, onun aktif hale gelmesi, yürütülmesi uzun bir süreçtir. Bir fabrikada makinenin siparişini verirsiniz, makine gelir, şalteri açar çalıştırırsınız. Ancak, hayvansal gıda, yani süt ürettiğinizde bunu yapamıyorsunuz. Bugün yaptığınız yatırımın meyvesini 3-5 yıl sonra alabiliyorsunuz. Damızlık üretimi kolay bir üretim değildir. Üç sene önce yatırımını yapan bugün verim almaya başlıyor. Bu dönemde de kaybederse, o damızlıkları kestiği zaman tekrar onu aynı hale getirmek için 3-4 yıl geçmesi lazım.

Soru: O yüzden mi hayvanları kesmiyor, devam ediyorlar?

Yorulmaz: Yok hayır, kesim var. Biz üzerine basa basa onu anlatmaya çalışıyoruz. 2008’den bu yana Türkiye’de 250 binden fazla damızlık kesildi. Bu rakam çok büyük ve korkunç bir rakamdır. Bu rakam kafadan atılan bir rakam da değil. Hem Bakanlığın, hem de birliklerin tuttuğu resmi kayıtlarda bu mevcuttur. Bunlar mezbahalarda kesilen hayvanlardır. Kaçaklar yoktur bunun içerisinde. Bunlar resmi rakamlardır.

Soru: O zaman şunu söyleyebilir miyiz: Üreticiler Dünya Süt Günü’nde süt hayvanlarını kesmek zorunda kalıyorlar

Yorulmaz: Doğru bir ifadedir. Üreticiler, Dünya Süt Günü’nde süt hayvanlarını kesmek zorunda kalıyorlar. Hatta çoğu da kesti. Rakamsal olarak da vereyim ben size. 2008’den şu ana kadar işletmelerde kesilen hayvan miktarı yüzde 30’un üzerinde. Ankara için verirsem yüzde 38. Üretim miktarının düşüşü ve kesilen hayvan miktarı.

Soru: Böyle giderse ne olacak? Önümüzdeki dönem için iyiye gidiş umudu var mı? Yoksa bu hayvanların tamamı kesilecek gibi karamsar bir tablo ile mi karşı karşıyayız?

Yorulmaz: Sonuçta insanlar süt ve et gibi gıdaları tüketmek zorundalar. Tabi bunu da birilerinin üretmesi lazım. Yüzde yüzü dışarı bağımlı bir üretim olmaz. En azından taze süte ihtiyaç vardır. Karamsar düşünüyorum ben, bir miktar da olsa üretmek zorundayız. En kötü ihtimal bu. Şimdi üretimde yüzdü 30’luk bir daralma olmuş. Türkiye’deki tüketim veya insan sayısı aynı. Tüketmek zorundalar ve bu artarak devam etmekte. Ayakta kalmaya çalışan ve direnen üreticilerin tek beklentisi önümüzdeki temmuzdan sonra bu hayvanların kesimi ve üretimin azalması ile birlikte doğabilecek krizle beraber kendilerinin para kazanacaklarını düşünmeleridir. Teselli tarafı budur. Yani önümüzdeki üç aydan sonra üretimin düşmesi ve tüketimin de yaz döneminde turistlerin gelmesi ve artmasıyla fiyatların bir miktar yukarı çıkacağı beklentisi var.

Soru: Ancak küçüklerin direnmesi mümkün değil. Büyükler ayakta kalıyor. Küçükler ise bu alanı terk etmek zorundalar.

Yorulmaz: Küçük üreticinin çoğu kapattı zaten. Büyükler de işletme kapasitelerini yarıya düşürdü. Benim konuştuğum üreticiler şunu söylüyor: Az üreterek çok para kazanma hesabını yapmaya başladı. Yani piyasada bulunmayan malı üreterek para kazanmayı düşünüyorlar.

Soru: Nasıl olacak bu?

Yorulmaz: İşte o söylediğim 250 bin damızlığın kesilmesinin ardından süt de piyasada bulunmayan maddeler arasına girecek. Süt de bulunmayacak. Bununla beraber sadece sütte kriz olmayacak. Ette de olacak. Geçen yıl biz bu konuda da feryat ettik, bağırdık. Mesela koyun üretenler, küçükbaş işletmecileri çok büyük zarar etti. Onun ardından bu yıl kasaplarda kuzu ve koyun etinde yüzde 80’lere varan oranlarda artışlar oldu. Bunun sebebi de geçen yıl herkesin koyunlarını satmış olması. Kazanamadıkları için damızlık, yavrulayacak hayvanlarını kestirdiler. Şu anda aynı krizi biz yaşıyoruz. Seneye yavrulayıp süt verecek olan hayvanlarımızı mezbahanede kestiriyoruz. 250 bin tane damızlık inek demek çok büyük rakamdır.

Soru: Bir de bu sektörde Türkiye’ye pek çok yabancı sanayici geldi. Onların gelişinin olumlu veya olumsuz etkileri oluyor mu?

Yorulmaz: İsim vermeden söyleyeyim, bir firma Türkiye’de yatırım yaptı. Üç dört fabrikayı satın aldı. Bu fabrikaların günlük süt işleme kapasiteleri 1.200-1.300 tondu. Hepsini tek çatı altında topladı ve şu anda 500 tona düşürdü, üretimini. Kapasite yarıdan fazla azaldı. Bu tablo Türkiye’de süt üreten kişilerin sütünü satamaması anlamına geliyor.

Soru: İyi ama, ortada bir ihtiyaç var. İnsanlar süt ve süt ürünleri tüketiminden vazgeçmiyorlar. Bu açık nasıl kapanıyor?

Yorulmaz: Açık kapanıyor. Demin örneğini verdik. Hazır ürünler geliyor. İthal etmek en kolay yol. Türkiye’de ne yazık ki ucuzluğuna pahalılığına bakmadan, yarın ne olacağını hesaplamadan ithal yoluna gidiyor.

Soru: Ancak, sütte ithalat mümkün değil, o zaman devreye süt tozu giriyor.

Yorulmaz: Tabi ki süt tozuyla yapıyorlar. Türkiye’ye süt tozu giriyor, hem de ciddi alamda. Bakanlık Dahili İşleme Rejimi adı altında 17 bin ton süt tozu girdiğini söylüyor. Bunu da Gümrük Birliği Anlaşmasından dolayı zorunlu olarak alıyoruz. 17 bin ton resmi anlamda giriş yapıldı. 57 bin ton da resmi olarak mama adı altında alındı. Ben Türkiye’de hiçbir üretici bilmiyorum ki mama ile buzağı beslesin. Ya da 57 bin ton kedi köpek mamasının Türkiye’de ne işe var?

Soru: Yani süt tozu “mama” adı altında mı Türkiye’ye giriyor?

Yorulmaz: Yani üzerinde “mama” yazısı olduğunda ithalatta bir sınırlama yok. Mama adı altında süt tozu getiriyorlar.

Soru: Bundan da süt yapıp bize satıyorlar…

Yorulmaz: Aynen öyle. Taze süt diye tüketiciye süt tozu içiriyorlar. Çevrenizdeki insanlara sorun, marketlerden aldıkları sütte, yoğurtta, peynirde eski damak tadını bulamıyor. Özellikle belli bir yaşın üzerindeki insanların bütün serzenişleri o yönde. “Nerede o eski yoğurtlar” diyor. Sütün biyolojisi mi değişti de o tat kalmadı? Toplum yoğurt yemekten tiksinir hale geldi. Yoğurt tüketimi ciddi anlamda düştü. Niye? Çünkü katkı çok.

Soru: Peki süt tozu sütün yerini tutabilir mi, besin olarak bakarsak?

Yorulmaz: Sonuçta o da sütten üretiliyor. Tabii ki taze sütün yerini hiçbir zaman tutamaz.

Soru: Yani Dünya Süt Günü’nde, hem üretici hem de tüketici yönünden vahim bir tablo ile karşı karşıyayız, öyle mi?

Yorulmaz: Doğrudur. Yani biz üreterek perişan oluyoruz, tüketici de hakkaniyetli bir tüketim yapmayarak, doğru bir tüketim yapmayarak zarar görüyor. Süt tozunu süt sanarak, hem de pahalıya tüketerek zarar görüyor. Hem doğal süt içmiyor, hem de pahalıya içiyor, ne yazık ki.

Soru: Peki yetkililer bu işin farkında değiller mi?

Yorulmaz: Biz örgütler olarak gerekli yerlere ciddi anlamda uyarılarda bulunuyoruz. Tedbir alınması için de uğraşılıyor. Biraz ağırdan alınıyor. Tedbirler bizim beklediğimiz hızda olmuyor. Doğru zamanda doğru müdahale olmuyor. Gelişmiş ülkelerde et ve süt gibi ürünler stratejik ürünlerdir ve yasa ile korunur. Örneğin Amerika’da fiyat bellidir. Devlet alt rakamı belirlemiştir ve o rakamın altına düştüğünde müdahale eder. Üreticiyi o fiyattan korur. AB de aynıdır. AB’de de müdahale alımları vardır. Türkiye’ye süt tozlarının girişinin altında da o yatmaktadır. Türkiye’de ilgisizlikle sadece üreticiyi veya damızlık hayvanları kaybetmiş olmuyorsunuz. Burada bir de istihdam kaybı oluyor. Bunu hiç kimse görmüyor. Hep büyük kentlere göçten yakıyorlar. İstanbul 16-17 milyon olmuş, Ankara 5 milyonu geçmiş. Bu göç taşradan, kırsaldan geliyor. Çok iyi biliyorum ki 2008’den bu yana Ankara ölçeğinde işletmesini kapatan en az 150 aile Ankara’ya gelmiş. İşletmesini kapatan bir köylü Ankara’da ne iş yapar? Bildiği bir iş yok ki! Ya boş duracak, çoluk çocuğu kap-kaç yapacak. Ya da bir yerlerden yardım alarak yaşayacak. Krizde zaten pek çok alanda işten çıkartmalar var. Bunun önüne geçilmesi lazım. 2007’de bizim süt üretimi ile ilgili olarak Ankara’da para dağıttığımız kişi sayısı 2.300’ün üzerindeydi. Bu ay  başı para dağıtacağız, 780 kişi. Çok ciddi bir azalma var. Bunun büyük kısmı işletmesine kilidi vurup şehre geldi. Orada geçinemediği için burada geçinme umuduyla geldi. Köylüyü köyde tutmak gerekiyor. Yeterli gelirleri olursa insanlar köyden göç ederler mi? Kaybettiği için, kazamadığı için köyü bırakıp göç ediyor.

Soru: Sonuçta herhalde 21 Mayıs Dünya Süt Günü Türkiye için sıkıntılı bir tabloyu ifade ediyor…

Yorulmaz: Ne yazık ki öyle. Özellikle 2009’daki 21 Mayıs. Geçen yıl o kadar hissetmemiştik, ama bu yıl 21 Mayıs bizim için kara bir gün.
       Emin Pazarcı ile Haftaya Bakış'tan www.mynet .com

21/5/2009

Windows

Bilgisayarımın sabit diskini formatlayıp sistemime Windows SP 2  işletim sistemini yükledim. Bilgisayar her açılışında kullanıcı hesabı ile açılıyordu. Her seferinde de bu hesaba tıklayarak windows'un açılmasını sağlıyordum. Google'dan araştırdım, en sonunda bunu iptal etmenin yolunu buldum:

Başlat-Çalıştır-control userpasswords2 yaz-Tamam'a tıkla-Çıkan menüden en üsttekini seç-Tamam'a tıkla- Bilgisayarı yeniden başlat.

16/5/2009

13 Mayıs'ın önemi!

Karamanoğlu Mehmet Bey ( .... - 1280)

Karamanoğullarının ikinci Beyi Kerim’üd-din Karaman’ın oğludur. Doğum tarihi belli olmayıp ölümü 1280’dır. Mehmet Bey askeri ve idari yönden bilgili bir devlet adamı idi. Bilim adamlarını etrafına toplayıp onlara büyük önem vermiştir. XIII.yüzyıl ortalarında Selçuklular, edebi dil olarak farsçayı, devlet işlerinde Arapçayı kullanırlardı. Halk ise öz dilleri olan Türkçeyi kullanıyordu. Mehmet Bey millet olarak birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin sağlanmasının gerekliliğine inanıyordu. Bu birliği gerçekleştirmek için Toroslar üzerinde yaşayan bütün Türkmen boylarını çevresinde toplayarak bir ordu oluşturdu.

"Bugünden geru divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır."
13 Mayıs 1277 
Üzerine gönderilen Selçuklu ve Moğol kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğratarak Konya’ya girdi. Burada yaşayan Selçuklu Türkleri Karamanoğulları ile birlik oldular.

Kısa zamanda Konya vilayeti ve bazı çevre iller Karamanoğullarının hakimiyeti altına girdi. Daha sonra Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un oğlu Gıyaseddin Siyavuş’u başa geçiren Mehmet Bey’in kendisi de vezir oldu. İlk önceleri Moğol baskısına başarı ile karşı koymasına bir çok kere galip gelmesine rağmen, daha sonraki çarpışmaların birinde iki kardeşi ile beraber şehit düşmüştür. İdareciliği sırasında Türkçeyi resmi dil olarak ilan eden fermanını vermiştir. Bu fermanda “Bugünden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek siyasi ve askeri bir zafer değil aynı zamanda kültürel bir zafer kazanmıştır.

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1547

16/5/2009

12 - 18 Mayıs Hemşireler Haftası


Hemşire, TDK'na göre; Mesleki eğitim almış, hekimle iş birliği yaparak hastaya bakan sağlık çalışanına verilen isimdir.

2 Mart 1954 tarihli 8647 sayılı Resmi Gazete'ye göre; hemşireliğin tanımı şöyledir: Türkiye’de üniversitelerin hemşirelik ile ilgili lisans eğitimi veren fakülte ve yüksek okullarından mezun olan ve diplomaları Sağlık Bakanlığınca tescil edilenler ile öğrenimlerini yurt dışında hemşirelik ile ilgili, Devlet tarafından tanınan bir okulda tamamlayarak denklikleri onaylanan ve diplomaları Sağlık Bakanlığınca tescil edilenlere Hemşire unvanı verilir. Bu kanunun yürürlüğe girmesinden evvel usulüne göre hemşirelik sınıfına alınmış olanlar sanatlarını yapmaya ve hemşire unvanını kullanmaya devam ederler.

Türkiye İstatistik Kurumu'nun saptamalarına göre; 2001 yılında Türkiye'de 75.879 hemşire bulunmakta ve aynı verilere göre hemşire başına 903 kişi düşmekteydi.

Modern hemşireliğin kurucusu; Florence Nightingale'dir. Nightingale; şu sözleriyle ünlüdür; "Tanrının en değerli armağanı olan hayat, çok defa hemşirenin ellerine terk edilmiştir." İlk Türk hemşire; Selçuklu döneminde yaşamış olan Gevher Nesibe'dir. 12 Mayıs günü, Florence Nightingale'in doğum günüdür ve her yıl dünyada "Hemşireler Günü" olarak kutlanmaktadır.

tr.vikipedi.org

16/5/2009

10 - 16 Mayıs Engelliler Haftası

5378 Sayılı ÖZÜRLÜLER KANUNU

Özürlü: Doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle bedensel, zihinsel, ruhsal, duyusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılama güçlükleri olan ve korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyan kişi.

WHO - Dünya sağlık örgütünce yapılan engelli tanımı:

Özürlülük kavramına Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler ve ILO tarafından farklı bakış açılarından yaklaşılmaktadır.Dünya Sağlık Örgütü, özürlülük kavramı hakkında aşağıdaki gibi hastalık sonuçlarına dayanan, sağlık yönüne ağırlık veren bir tanımlama ve sınıflama yapmıştır (http:/www.who.com):

• Noksanlık (Impairment): “Sağlık bakımından “noksanlık” psikolojik, anatomik veya fiziksel yapı ve fonksiyonlardaki bir noksanlığı veya dengesizliği ifade eder.”
• Özürlülük (Disability): “Sağlık alanında ‘sakatlık’ bir noksanlık sonucu meydana gelen ve normal sayılabilecek bir insana oranla bir işi yapabilme yeteneğinin kaybedilmesi ve kısıtlanması durumunu ifade eder.”
• Maluliyet (Handicap): “Sağlık alanında “maluliyet” bir noksanlık veya sakatlık sonucunda, belirli bir kişide meydana gelen ve o kişinin yaş, cinsiyet, sosyal ve kültürel durumuna göre normal sayılabilecek faaliyette bulunma yeteneğini önleyen ve sınırlayan dezavantajlı bir durumu ifade eder.”

(Mutluer, 1997, s:10): “Sağlık yalnız hastalık ve özürlülüğün olmaması değil, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden tam bir iyilik durumudur. Özürlülük ise bedensel, zihinsel ve ruhsal özelliklerinden belirli bir oranda ve sürekli olarak fonksiyon ve görüntü kaybına neden olan organ yokluğu veya bozukluğu sonucu kişinin normal yaşam gereklerine uyamama durumudur. Bu durumdaki kişiye özürlü denilmektedir.”

Sadece görüntüde olan özürlülük engellilik değildir. Beyinsel fonksiyonlarını yeterince yerine getiremeyen kişi de engelli statüsüne girer. Bu yüzden toplumumuzda herkes engelli olabilir. Herkesin bu duruma düşmesi muhtemelse herkes birbirine saygı duymalı ve tüm engelleri kaldırarak iletişim kurmalıdır.

Kategorilerim

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı
Wizard Animation